Ceylan ürkek,
ceylan telaşlı, ardına bile bakmadan, seke seke
gözden kaybolmuş sessizce... Sinmiş uzaktaki bir
ağacın gölgesine, derdini dillendirmiş kendince:
\\\"Sesini duydum uzak diyarlardan, yaktığın
türkülerde anlattığın bendim koca dağ, Buhur
Dağı!... Sesine sevdalandım da buldum seni,
yüreğine sevdalandım da sevdim seni. Ne var ki
ben bir yaralı ceylan, sana ne hayrım olur ki,
sana verecek neyim var ki. Geldim, gördüm,
bildim seni...Fakat benim daha gidecek yolum,
çekecek çilem var.\\\"
Rüzgarlar Kınalı Ceylan\\\'ın sedasını
taşıdığında Buhur Dağı\\\'na, kara bulutlar
çökmüş zirvesine... Dağ öfkeli, dağ kırgın,
adeta kükrer gibi söylemiş meramını:
\\\"Duydum seni kınalım, duydum da duymasına,
hem kendini gösterir hem de neden kaçarsın? Her
gece seni söyledim ezgilerimde, seni yazdım
gökyüzüne. Uçan kuşun kanadında, çağlayan
nehirlerin nefesinde, tan yerinde şavkıyan
seherlerde, yağmurların buğusunda aradım izini.
Önce bana görün, sonra bırak git diye mi? Hemen
şimdi dönesin bana geri, ya da ilelebet kanasın
yaran; öyle ki kımıldayamayasın, öyle ki bir
yudum su içmeye kalkamayasın çöküp kaldığın
yerden!\\\"
Ceylanın küçücük yüreği burkulmuş acıyla...
Korka korka dağın hışmından, seslenmiş ona
titreyen sesiyle:
\\\"Nedir bu hiddetin, feryadın? Nedir bu halden
sual etmez gazabın?... \\\'Zaman\\\' dedikleri
bir ilaç varmış, ben daha yollara düşüp onu
bulacağım, yaramı onunla sarıp bekleyeceğim
iyileşmeyi... Sende kalırsam şu halimle; sana
acıdan, tasadan başka bir şey veremem. Sen bir
yüce dağsın, sabır taşlarıyla döşeli
bayırların... Beni sen de anlamazsan, kimler
anlasın?\\\"
Dağ küsmüş, ceylan boynu bükük; vurmuş kendini
yollara... Bağrında Buhur Dağı\\\'nın hasreti,
vuslata ömrü yetsin diye dualar ederek
Yaradan\\\'ına, gözden kaybolup, gitmiş
uzaklara...
Buhur Dağı fısıldamış ardından:
\\\" Bekleyeceğim seni maralım, taşım üstünde
taş kalmayıncaya, toprağımda tek bir ot
bitmeyinceye değin...\\\"
Ay güneşi, güneş ayı kovalamış durmuş, mevsimler
mevsimlere, yıllar yıllara kavuşmuş... Diyar
diyar gezmiş ceylan, deva bildiği mahir zaman
iyileştirirken yarasını, Buhur Dağı\\\'nın içli
sesi, gönlünün mabedinden bir an olsun
silinmemiş... Kızıl kınalı başını semaya
kaldırıp da sevdasının ve sevdalısının sırrına
erdiği yalnız gecelerinde, her bir yıldızdan
yüreğine yansıyan ışık, yarinin kendisine
adadığı türkülerinin giziymiş...
(Masalcı tam da öyle bir anda, sesini verivermiş
masala...)
\\\"Gecedir; ayrı düşmüş sevgililerin elzemi
hasretleri göğsünde emziren... Gecedir; tek
yürekte iki taşkın nehir gibi coşan, ikiyi bir
kılan, biri ikiye bölen sevdaların beşiği...
Ömür denilen ise ahu gözlü ceylanın kirpiğinde
kanat çırpması kadar bir kelebeğin... Ceylan
fani, dağ fani... Geldi vakti saati... Düştü
ceylan sevdasının, sevdalısının yollarına...\\\"
Günler birbiri ardına inci gibi dizilirken, hiç
durmadan koşmuş ceylan... Ayaklarında dermanı
kalmamış, acıkmış, susamış... Bir an olsun
durmamış, Buhur Dağı\\\'nın billur ırmaklarının
suyuymuş susadığı, Buhur Dağı\\\'nın kaynağıyla
besleyip büyüttüğü ağaçların yemişleriymiş
acıktığı... Derman, Buhur Dağı\\\'nın
koynundaymış.
Birbirlerini gördükleri ilk andaki kadar
ışıltılı ve sakin bir gece, Kınalı Ceylan varmış
yarinin eteklerine... Nice soğuk iklimlerden
sıcak iklimlere değin yolunu gözlediği
ceylanını, gelişinden bilmiş Buhur Dağı...
Seslenmiş usulca: